

|

| Evrim Teorisini Temelden Yıkan Soru: Cansız Moleküller Nasıl Canlandı? |
Aslında evrim teorisi daha yolun en başında, yani “hayat nasıl başladı?” sorusu karşısında çökmüştür. Fosiller veya türlerin oluşumu hakkında sayısız spekülasyonlar yapan, sayfalarca hikayeler anlatan evrimciler, “Hayat nasıl başladı?” sorusu karşısında hayali senaryolar dahi üretemeyerek, tamamen sessizliğe bürünmektedirler. Çünkü tek bir protein molekülünün dahi kendiliğinden, tesadüfler sonucunda nasıl meydana geldiğini açıklamalarına imkan yoktur; cansız moleküllerin nasıl olup da canlı bir organizmaya dönüştüğü sorusuna verebilecekleri bir yanıt bulunmamaktadır.
Evrimcilerin en güvendikleri kaynak olan Nature dergisinin online sayfasında, 13 Şubat 2012 tarihli, Brian Switek imzalı bir yazıda bu çaresizlikleri şöyle ifade edilmektedir:
Hayatın nasıl başladığı doğanın en kalıcı gizemlerinden biridir. Fosiller ve biyolojik ipuçlarına bakarak bilim adamları ilk hücrenin yeryüzünde dört milyar yıl önce ortaya çıktığını tahmin etmektedirler. Ancak ortaya çıkışlarını tam olarak neyin katalize ettiği konusu anlaşılmaz kalmıştır.
Hayatın kökenine dair araştırmalar yapan bilim adamları, yaklaşık 50 yıl önce ilk başarısız deneyini gerçekleştiren Stanley Miller’dan daha fazla bilgi edinmiş değiller.
Fizik profesörü ve yazar Paul Davies bu konuya Beşinci Mucize: Hayatın Kökeni ve Anlamı Araştırması adlı kitabında şöyle yer vermektedir:
Bu kitabı yazmaya başladığımda bilimin hayatın kökeni gizemini çözmeye yaklaştığına inanmıştım… Fakat bu alanda bir-iki sene araştırma yaptıktan sonra şu anda anlayışımızda müthiş büyük bir boşluk olduğu kanaatindeyim... Anlayışımızdaki bu boşluk sadece belli teknik detaylar hakkındaki cehaletimiz değil; önemli bir kavramsal boşluk. [i]
Colorado State Üniversitesi’nden hücre biyoloğu Franklin Harold da hayatın kökeni konusunun “bilimin çözülmemiş gizemlerinden” biri olduğunu söylemektedir. [ii]
Harvard Üniversitesi biyologlarından Andy Knoll ise, hayatın kökeninin evrim teorisi ile açıklanamadığını şöyle kabul etmektedir:
Eğer Yeryüzündeki yaşamın derin tarihi, kökeni, bugün çevremizde gördüğümüz biyolojiyi oluşturan aşamalar hakkında bildiklerimizi özetlemeye çalışırsak, burada net bir görüntümüz olmadığını itiraf etmek durumundayız sanırım. Yaşamın bu gezegen üzerinde nasıl başladığını bilmiyoruz. Tam olarak ne zaman ve hangi koşullar altında başladığını bilmiyoruz. [iii]
Bu açıklamalar, konuyu gazetelerden veya TV programlarından takip eden insanları şaşırtmaktadır. Çünkü insanların büyük bir kısmı, hatta bunun içinde bilim adamları da bulunmaktadır, evrim teorisinin hayatın kökenine dair bir açıklaması olduğunu zannetmektedir. Hatta haber programlarında veya gazete köşelerinde fikirlerine yer verilen, evrim teorisini ateşli bir şekilde savunan bazı “acemi evrimciler”, evrim teorisinin ilk canlılığın nasıl oluştuğunu açıkladığını iddia etmekte, hatta bunun örneklerini laboratuvarda her gün gördüklerini söyleyecek kadar ileri gidebilmektedirler. İşte bu kişiler, hiçbir bilimsel delile dayanmadan, evrim teorisini körü körüne, ideolojik nedenlerle savunan, bilim ve akılcılıktan uzak kimselerdir. Oysa evrim teorisinin, cansız atomların nasıl olup da canlandığına, canlı organizmalara nasıl dönüştüklerine dair en küçük bir açıklaması yoktur. Evrimciler de bunu gayet iyi bilmekte, ancak büyük çoğunluğu bu gerçeği itiraf edememektedir. Özellikle Türkiye’deki evrimciler uğradıkları hezimetin şiddetiyle, tamamen gerçekten uzak iddialarla teorilerini savunma gayretine girmektedirler.
Paul Davies, halkın bu gerçekten neden habersiz olduğunu, bilim adamlarının evrim teorisinin hayatın kökenini açıklamaktan çok uzak olduğunu neden ifşa etmediklerini şöyle açıklamaktadır:
Kapalı kapılar arkasında kafalarının karıştığını açık açık kabul etmelerine rağmen pek çok araştırmacı halka hayatın kökeninin hala anlaşılamadığını söylemekten rahatsızlık duyuyor. Bu rahatsızlıklarının iki nedenden kaynaklandığı görülüyor. Öncelikle bunun dini açıklamalara…. kapı açtığını hissediyorlar. İkincisi cehaletlerini açık açık kabul ederlerse ellerindeki fonları kaybedeceklerinden endişeleniyorlar.
Davies’in de belirttiği gibi, cansız atomların şuursuzca, tesadüfler sonucunda bir araya gelerek canlılığın en küçük yapıtaşları olan proteinleri dahi meydana getirmelerinin imkansızlığının farkında olan evrimciler, hayatı üstün bir Akıl ve İlim sahibi olan Allah’ın yarattığı gerçeğini gizleyebilmek için yaptıkları araştırmaların başarısızlıklarını insanlardan saklamaktadırlar.
Darwin de, Türlerin Kökeni adlı kitabında sözde türlerin birbirlerine nasıl evrimleştiklerine dair spekülasyonlar üretmiş olmasına rağmen, ilk canlılığın nasıl başladığına dair spekülasyon dahi üretememiş, hayatın kökeniyle ilgili bir kitap veya makale yazmamıştır.
Darwin’den sonra da hiçbir evrimci canlılığın ilk olarak nasıl başladığını, ilk hücrenin, hatta ilk proteinin dahi tesadüfler sonucunda kendiliğinden nasıl oluşabildiğine dair bir açıklama getirememiştir.
Günümüzde evrim teorisinin en önde gelen savunucularından olan Richard Dawkins dahi, ilk proteinin tesadüfen oluşmasının elbette ki imkansız olduğunu itiraf ederek, yaşamın uzayda bir yerde, ÜSTÜN BİR AKIL tarafından yaratıldığını söylemektedir.
Bir bilim adamının, proteinler gibi olağanüstü komplekslikteki bir Yaratılış harikasını “uzaylıların yaptığı” gibi akıl almaz bir iddiayla ortaya çıkması, elbette ki Darwinist bilim dünyası açısından içler acısıdır. Fakat çok daha mantıksız bir iddianın –tesadüflerin- savunuculuğunu yapmaktansa, canlı varlıkların uzayda üstün bir akıl tarafından var edildiği iddiasını savunmak, Dawkins’in gözünde de Darwinizm’in bittiğinin göstergesidir. Zaten eldeki muhteşem Yaratılış delilleri karşısında hala Darwinizm’i savunuyor olmak aklı başında ve dürüst bir insan için mümkün değildir.
“İlk canlı organizma çok basitti” iddiası nasıl çürüdü?
Yukarıdaki satırlarda da bahsettiğimiz gibi, evrimciler, ilk canlılık nasıl oluştu sorusuna bilimsel bir yanıt veremezler; ilk canlılığın sözde “ilkel”, “basit” yapılı bakteriler olduğunu söyleyerek, sanki cansız maddelerin tesadüfler sonucunda bir araya gelip bu sözde ilkel organizmaları oluşturmalarının çok kolay olduğu izlenimi oluşturmaya çalışırlar.
Ne var ki, biyokimya, moleküler biyoloji, genetik gibi alanlardaki hızlı gelişmeler, evrimcilerin bu iddialarının da bilimsel hiçbir tutarlılığı ve geçerliliği olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Örneğin bazı bilim adamları, genom araştırmaları kapsamında, yaşam için gereken minimum gen gerekliliğini hesaplayan çalışmalar yaptılar. Yani bir organizmanın canlı özelliği kazanması için en az kaç proteine veya hangi kimyasal süreçlere ihtiyacı olduğunu hesapladılar. Bu araştırmacıların büyük bir kısmı, kendilerince, ilk canlı organizmanın aslında kompleks olmasına gerek olmadığını, tesadüfen oluşabilecek kadar “basit” özelliklere sahip olduğunu göstermeyi umdular. Ne var ki elde ettikleri sonuçlar bu umutlarını da yok etti. Yaşam için gereken minimum özelliklerin dahi son derece kompleks ve tesadüfen elde edilemez olduğunu bir kez daha gördüler.
Söz konusu bilim adamları öncelikle en az kompleksliğe sahip olduğu bilinen prokaryot (tek hücreleri) canlılara yöneldiler. Biyokimyacılar, bir organizmanın genom büyüklüğünü o türün kompleksliğinin ölçümü için kullanmaktadırlar. (Genom, DNA’nın nükleotid dizileri (harfleri) ile yazılmış organizmanın tüm kalıtımsal bilgisidir.) Bir organizmanın genomunda bulunan bilgiler, hücredeki makinaların protein yapmak için kullandıkları talimatlardır.
Proteinler, hücrenin hem yapısında hem de tüm işlevlerinde yer alırlar. Bir organizmada bulunan proteinlerin sayısını ve türünü belirlemek, biyokimyacılara bu organizmanın yapısı, işlevleri ve dolayısıyla kompleksliği hakkında önemli bilgiler verir.
Prokaryotlarda genellikle bir gen bir protein üretir. Bu nedenle prokaryotların genomunda bulunan genlerin sayısı ve türü, bu organizmada bulunan proteinlerin sayısını ve türünü bize verir. Ve bu ilişki nedeniyle genom büyüklüğü, bir prokaryot hücrenin biyolojik kompleksliğinin önemli bir kriteridir.
Yaşam için gerekli olan minimum komplekslik
Biyokimyacılar, yaşamın minimum kompleksiliğini anlamak için tespit edilen genom dizilerine baktılar ve bugüne kadar tespit edilen en az kompleksliğe sahip organizmanın Pelagibacter ubique adlı bakteri olduğu belirlendi. Bu bakteri 1354 gen ürününe, yani protein, ribozomal ve transfer RNA gibi fonksiyonel RNA’lara sahiptir.
Bu durumda açıkça görülmektedir ki, evrimcilerin sözde en basit organizmalar dedikleri canlılar dahi son derece komplekstirler. Yani evrim teorisinin iddia ettiği gibi, cansız maddeler kendi aralarında bir şekilde organize olup canlılığı oluşturmuş olamazlar. Evrim teorisi tek bir proteinin dahi nasıl oluştuğunu açıklayamazken, yaklaşık 1350 proteinin oluşup, bir şekilde bir araya gelip ilk canlı organizmayı oluşturduğunu açıklamak zorundadır. Bunun imkansızdan da öte olduğu son derece açıktır.
Artık bilinmektedir ki, yeryüzünde meydana gelen ilk yaşam kimyasal açıdan son derece kompleksti. Araştırmacılar hayatın en minimal formunda dahi, hücre içerisinde organize olmuş şaşılacak sayıda protein bulunduğunu keşfetmiş oldular.
Evrim teorisi tek bir proteinin daha nasıl oluştuğunu açıklayamazken, “ilkel” olduğunu iddia ettiği ilk tek hücreli canlıda bulunan yüzlerce proteinin nasıl var olduğunu ve bir araya gelerek kusursuz bir sistemi nasıl tesadüfler sonucunda oluşturabildiğini kesinlikle açıklayamaz. Kaldıki yaşam tarihi incelendiğinde en küçük genoma sahip olan Pelagibacter ubique’in yaratılmış ilk canlı olmadığını yaşama ilk başlayanların bakteriler aleminin en kompleks üyesi olarak nitelendirilen siyanobakteriler olduğu görülmektedir. Zira hayat kaynağımız oksijen ve bitkilerdeki azotun tedarikçisi olan bu bakteriler, yaşam çevriminin ilk basamağını oluşturmaktadırlar.
Evrim teorisinin içinde bulunduğu bu son derece açık açmazı daha da iyi anlamak için, tek bir protein molekülünün oluşması için hücre içinde gerçekleşen olaylar zincirini hatırlatmakta fayda vardır. Proteinleri proteinlere ürettiren bu muhteşem sistemin, sonsuz bir ilim ve akıl sahibi olan Yüce Allah tarafından yaratıldığı son derece açıktır.
[i] Paul Davies, Beşinci Mucize: Hayatın Kökeni ve Anlamı Araştırması (New York: Simon & Schuster, 1999), s. 17-18
[ii] Franklin Harold, The Way of the Cell:Molecules, Organisms, and the Order of Life (New York: Oxford University Press, 2001), 235.
[iii] Andy Knoll, PBS Nova Interview, May 3, 2004 http://www.pbs.org/wgbh/nova/evolution/how-did-life-begin.html
|
| Aminoasitlerin Üretimi Mucizesi |
Üretim tesisleri endüstri için son derece önemli sistemler barındırırlar. Üretimi planlanan maddeler buralarda seri, kaliteli ve kontrollü bir şekilde meydana getirilirler. Tek bir ürün için çok sayıda makine ve malzeme gerekir. Bu makinelerin üretiminde ise mühendisler, bilim adamları ve işçiler çalışır. Detaylı hesaplar ve tasarımlar yapılarak en iyi sonuç verecek sistemler üretilir. Bu iş hiçbir zaman tesadüflere güvenerek yapılmaz, aksine her aşaması titiz bir kontrol altında tutulur. Modern biyoloji ve genetik, tıpkı bu örneklerde olduğu gibi canlıların dünyasında yüksek teknolojili fabrikacıklar ve üretim tesisleri bulunduğunu göstermiştir. Bunlardan biri de aminoasit adlı vücudun temel yapı malzemelerinin üretimi ile ilgilidir.

Bir üretim tesisi gördüğünüzde elbette bunun tesadüfen meydana gelmediğini bilirsiniz. Hücrelerimizde de üretim tesisleri bulunur. Bütün bunlar, canlılardaki tüm sistemlerin yüksek bir aklın kontrolünde oluğunu gösterir.
Aminoasit Mucizesi
Aminoasitler, proteinlerin yapıtaşlarıdır. Canlılarda 20 çeşit aminoasit bulunur. Enzimler ve hücredeki kompleks fabrikacıklar aminoasitleri kullanarak adeta gökdelen gibi dev molekülleri, yani proteinleri inşa ederler. Dolayısıyla aminoasit miktarının kontrolü çok önemli bir görevdir.
Aminoasitler son derece detaylı bir üretim zincirinden sonra meydana gelir. Aminoasitlerin üretimi için özenle çalışan enzimler bulunur. Yalnız burada çok ilginç bir detay vardır. Enzimler de protein yapılarından oluşur ve onlar da neticede aminoasitlerden oluşur. Dolayısıyla kademe kademe evrim olması kesinlikle mümkün değildir. Aminoasitler olmadan enzim olmaz, enzimler olmadan aminoasit üretimi olmaz.

Protein üretiminde 20 çeşit aminoasit kullanılır. Bu 20 aminoasidin hücredeki üretimi bir mucizedir. Çünkü üretimden sorumlu enzimler de aminoasitlerden meydana gelmiştir.

Proteinler moleküllerin dünyasında tıpkı gökdelenler gibi dev yapılardır. Bir gökdelen tesadüfen oluşamaz. Aynı bunun gibi son derece kompleks olan bir protein de tesadüfen oluşamaz.

Sistemin Detayları
Canlılarda kullanılan aminoasitler karbon, azot, hidrojen ve oksijen gibi atomlardan meydana gelir. Bu maddeler usta birer işçi gibi çalışan onlarca enzim tarafından işlenirler. Her enzim yalnız bir işle görevlidir; tek bir atomu belli bir molekülün belli bir bölgesine monte eder. Bu görevi eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirir. Enzimler bir üretim zincirinde çalışan işçiler gibi işlerini sırayla görürler. Her biri doğru zamanda devreye girer. Birinin ürettiği maddeyi diğeri alarak işlemeye devam eder ve bir sonraki enzime verir. Bu enzimlerin tekinin bile yokluğu ya da yapısındaki küçük bir hata sistemi çökertir.

İnşaat sektörü dünyanın en büyük iş kollarındandır. İnşaatlarda kullanılan malzemeleri üretmek için de fabrika gereklidir. İnşaatlarda gerekli olan kiremit gibi çeşitli yapı malzemeleri de fabrika ürünüdür. Hücrelerimizde de benzer bir durum vardır. Aminoasitler proteinleri meydana getiren tuğlalar gibidir. Tıpkı tuğla ve demir-çelik fabrikaları gibi, aminoasitlerin üretimi için de hücre içinde üretim zincirleri yaratılmıştır.

Canlılarda aminoasitlerin oluşumunu gösteren resim. Her bir ok aminoasitlerin oluşması için gerekli olan kimyasal işlemleri göstererir. Her bir kimyasal işlemi gerçekleştirmekle görevli enzimler vardır. Dolayısı ile hücrelerimizde onlarca enzim sırf aminoasitlerin üretiminden sorumludur. Görüldüğü üzere aminoasit üretimi son derece kontrollü işlemlerle gerçekleştirilir. Hücrede tesadüfe yer yoktur. Ayrıca tek bir atomu bir molekül topluluğunun belli bir bölgesine monte eden bu enzimler de aminoasitlerden meydana gelir. Bu da sistemin bir bütün halinde yaratıldığını gösterir.
Örneğin bakterilerde yirmi çeşit aminoasitten sadece altısı olan metiyonin, treonin, lizin, izolösin, valin ve lösin adlı aminoasitleri üretebilmek için 25 adet enzim ortaklaşa çalışır. Bu enzimlerin kullandığı hammaddeler de tesadüfi süreçlerle elde edilmez. Bu hammadeler de yine çok sayıda enzimin ortaklaşa ürettiği maddelerdir. Onların üretimi de ayrı birer mucizedir.
.jpg)
Bir fabrikada üretim zincirinde işçiler fedakarca ve ustalıkla birbiri peşi sıra işlemler gerçekleştirirler. Her birinin farklı görevleri bulunur. Bu görevleri yerine getiren işçilerden birinin yokluğu ürünün hatalı olup işe yaramamasına neden olur. Hücrenin en temel yapıtaşlarından olan aminoasitlerin üretimi için de aminoasitlerden çok daha kompleks olan enzimlerin varlığı gereklidir. Hayat tesadüflerin yer alamayacağı son derece kompleks bir bütündür.
Aminoasit Üretim Sisteminde Saklı Çarpıcı Gerçek
Evrimciler batıl zanları doğrultusunda canlıların tesadüfler sonucunda, kademe kademe, ilkelden komplekse doğru geliştiği iddiasındadırlar. Buna göre bakterileri de ilkel canlılar olarak adlandırırlar. Ancak her bir bakteri incelendiğinde olağanüstü kompleks sistemlerle donatılmış olduğu görülür. Tek bir bakteri en ileri sistemlerle donatılmış modern şehirlerden daha kompleks ve ileri teknolojilidir. Bu gerçeği bir örnekle açıklayalım:
İnsan hücrelerinde protein üretimi için gerekli olan aminoasitlerin yalnız 10 çeşidi üretilebilir. Bu yüzden diğer canlılarda üretilen aminoasitleri beslenme yoluyla elde ederiz. Halbuki bakteriler 20 çeşit aminoasidin 20’sini de üretirler. Evrimcilerin ilkel gördükleri canlılar hayatın temel mekanizması olan aminoasit üretiminde çok daha ileridir.
Aminoasitlerin Yapımındaki Enzimlerin Eksikliği Gelişime Değil Hastalıklara ve Ölümlere Sebeptir
Proteinin yapıtaşı olan ve onun yanında çok küçük olan aminoasitlerin sentezinde çok sayıda enzim görev aldığını gördük. Ancak bu enzimlerdeki eksiklik hatta küçük bir hata hastalıklara ve ölümlere sebep olmaktadır. Bu da sistemin ne kadar hassas olduğunu, hataya yer bırakmadığını ve kademe kademe oluşamayacağını göstermektedir. Sistemin tüm unsurları aynı anda bir arada bulunmalıdır. Bu ise ancak Yaratılış ile mümkündür.
Örneğin tirozin adlı aminoasitin yapımında kullanılan fenilalanin hidroksilaz adlı enzimde meydana gelen genetik hatalar zihinsel geriliğe, düzensiz sıcaklık ayarına, yürüyüş bozukluklarına, felce sebep olabilmektedir.
Parkinson hastalığı da yine aminoasitlerden elde edilen dopamin adlı maddeyi üreten hücrelerin azalması ile ilgilidir.
Yalnız aminoasitlerin yapımı değil hücrede yıkımı dahi düzenlenmiştir. Bu işle görevli enzimlerdeki eksiklikler dahi hastalık ve ölüme sebep olur. Bunlardan biri olan alfa-ketoasit dehidrogenaz enzimini kodlayan genlerde meydana gelen mutasyonlar MSUD adlı fiziksel ve zihinsel geriliğe ve ölüme sebep olan hastalığa sebep olur.
Proteinler ve aminoasitlerin üretimindeki detaylar hayatın tesadüflere yer vermeyecek bir şekilde düzenlendiğini ortaya koyar. Tek bir protein bile tesadüfen meydana gelemez. Proteinlerin yapıtaşlarını yani aminoasitleri üreten kompleks sistem de tesadüfen meydana gelmez. Tek bir ürün için ondan çok daha kompleks bir sistem yaratılmıştır. Bu yapıdaki eksiklik canlılarda gelişime değil, çeşitli hastalıklara ve ölüme yol açar. Yaşam, bütün detayları ile Allah’ın açık yaratılış mucizesidir.
Kaynak
[1] Lehninger Biyokimyanın İlkeleri, David L. Nelson, Michael M. Cox, Palme Yayıncılık, 2005, Üçüncü Baskıdan Çeviri, Sayfa 832, 833
[1] Lehninger Biyokimyanın İlkeleri, David L. Nelson, Michael M. Cox, Palme Yayıncılık, 2005, Üçüncü Baskıdan Çeviri, Sayfa 827
[1] Medical Biochemistry Human Metabolism in Health and Disease, Miriam D. Rosenthal, Robert H. Glew, A John Wiley & Sons, Inc., Publication, 2009, Sayfa 322-323
[1] Medical Biochemistry Human Metabolism in Health and Disease, Miriam D. Rosenthal, Robert H. Glew, A John Wiley & Sons, Inc., Publication, 2009, Sayfa 324
[1] Medical Biochemistry Human Metabolism in Health and Disease, Miriam D. Rosenthal, Robert H. Glew, A John Wiley & Sons, Inc., Publication, 2009, Sayfa 322
|
| Proteinlerin katlanması mucizesi |
Proteinler sadece aminoasitlerin art arda dizilmelerinden ibaret değildir. Proteinlerin hayati görevlerini yapabilmeleri için pek çok şartın yerine gelmesi gereklidir. Bunlardan biri de proteinin doğru üç boyutlu yapısına katlanmasıdır. Proteinler, önceki sayfalarda da özetlendiği gibi, ribozom adlı fabrikalarda aminoasitlerin peptit adlı özel bağlarla tespih taneleri gibi bir araya getirilmeleriyle oluşturulur. Bundan sonraki en önemli aşamalardan biri ise zincir halinde üretilen proteinin doğru zaman, yer ve şekilde katlanmasıdır.
Bir protein eğer yanlış bir şekilde katlanırsa veya hiç katlanamazsa, bu durumda görevini yerine getiremez. Hatta bazı durumlarda hücre için zararlı hale gelir. Yaşlanma ve bazı hastalık belirtilerinde bu katlama mekanizmasının iyi çalışmaması nedenlerden biri olarak düşünülmektedir.
Daha ilerlemeden, bu bilgi üzerinde düşünmek gerekir. İlk protein nasıl katlandı? Katlanması gerektiğini, hatta hangi şekle katlanması gerektiğini nereden biliyordu? İlk protein molekülünün kendiliğinden tesadüfler sonucu meydana geldiğini iddia eden evrimciler, bir de bu molekülün nasıl olup da doğru şekilde ve doğru zamanda katlandığını açıklamak zorundadırlar.
Peki bu aminoasit zincirinden oluşan protein molekülü nasıl katlanabilmektedir? Bir protein molekülünün katlanabileceği çok fazla sayıda şekil vardır; katlanma reaksiyonları son derece komplekstir, birçok zayıf ve kovalent olmayan bağlar içerir. Proteinlerin büyük bir yüzdesi gerekli olan şekle otomatik olarak katlanmazlar, bozuk katlanma ve birikme riski altındadırlar. Bu tehlikelerden kaçabilmek için hücrelerde kompleks bir ağ oluşturan “moleküler şaperonlar” görev alırlar. Bu moleküller, proteinlerin üst üste yığılarak birikmelerini önler ve proteinlerin doğru olarak katlanmasını sağlarlar.
Proteinler, şaperon gibi diğer moleküllere sadece doğru şekilde katlanabilmek için ihtiyaç duymazlar, doğru şekilde katlandıktan sonra fonksiyonlarını devam ettirebilmek için de bu proteinlerin yardımına ihtiyaçları vardır.
Yani bir protein molekülü oluştuktan sonra varlığını ve işlevlerini sürdürebilmek için yine diğer proteinlere ihtiyaç duymaktadır. Evrimcilerin bir şekilde oluştuğunu iddia ettikleri protein molekülünün varlığını ve işlevlerini sürdürebilmesi için, zaten bulunduğu ortamda önceden varolmuş ve ne yapması gerektiğini gayet iyi bilen başka proteinler bulunmalıdır. Bu evrim teorisinin içinde bulunduğu en büyük açmazlardan biridir: Protein oluşması için önceden var olan proteinlere ihtiyaç vardır!
Mucizeler zinciri burada da bitmemektedir. Hücrede, diğer başka proteinleri de içeren bir başka akıllı sistem daha yer alır. Ubikuitin-proteazom sistemi olarak adlandırılan bu sistem, yanlış katlanan ve biriken proteinleri parçalayarak, hücreye zarar vermeden atılmalarını sağlar.
Akıllı protein molekülü şaperonların birçok farklı türü vardır. Bunlardan biri olan ‘HSP70’ proteini büyük ve kompleks bir moleküldür, ve kısmen katlanmış olan protein molekülüyle etkileşime girerek proteinin tam doğru şekilde katlanmasını sağlar. Bu işlemi yaparken HSP40 ve ‘nükleotid-değişim faktörleri’ gibi diğer proteinlerden destek alır.
Ancak katlanma işlemi henüz tamamlanmamıştır. Halen tam olarak katlanmamış olan proteinler bir başka protein sistemine taşınırlar: şaperoninlere. Şaperoninler çift halkalı büyük bileşiklerdir, proteinleri tek tek kafese benzer bir yapı içine kapatırlar. Bu aşamadan sonra protein katlama işlemi tamamlanmıştır.
Burada çok genel bir özeti yapılan bu işlemlerin muhteşem biyokimyasal detayları bulunmaktadır.
İhtiyaç duyulduğunda şaperonin proteinlerinin üretimi ile ilgili sinyalin verilmesi ve ilgili genlerin aktifleştirilmesi dahi son derece kompleks işlemlerdir.
Tüm bu işlemler evrim teorisi ile nasıl açıklanabilir? Evrimcilerin, “bunlar daha kompleks canlılarda ihtiyaç duyulan işlemler, ilk ilkel organizmanın bunlara ihtiyacı yoktu” gibi halkı hipnoz etmeye yönelik açıklamaları da geçersizdir. Çünkü bu kompleks sistemler, şaperon ve şaperonin gibi proteinler, bakteri ve arkeadada bulunmaktadır. Aslında herhangi bir hücrenin işlev görebilmesi için sadece proteinlere değil aynı zamanda bu şaperon sistemlere de ihtiyacı vardır. Bu sistemler olmadan ne hücre ne de proteinler işlev göremeyeceklerdir.
Yukarıda anlatıldığı gibi şaperon sistemleri proteinlerden meydana gelir. Yani şaperon sistemler, şaperonların katladıkları proteinlerden oluşurlar. Özetle Şaperonlar için şaperonlara, proteinler için proteinlere ihtiyaç vardır.
Hayali evrim mekanizmaları ise moleküler sistemlerden aşama aşama kendiliğinden değişiklikler gerektirir. Yani mutasyonlar sayesinde meydana gelen ve seçilen faydalı küçük adımlarla bu muhteşem sistemlerin oluştuğunu iddia ederler. Ancak görüldüğü gibi proteinlerin oluşumunu bununla açıklamaları imkansızdır. Çünkü proteinin oluşması için bu muhteşem sistemlerin zaten doğru zamanda ve doğru yerde hazır olmaları gerekmektedir.
Mutasyon olduğunda gendeki anlam bozulmakta sonuç olarak hastalık yada ölüme kadar giden durumlar oluşmaktadır; protein katlanmasındaki detaylar ise çok daha hassas bir konudur, çünkü protein katlamasında yapılan, atomları yani maddenin en küçük birimini uygun şekilde yerleştirme işlemidir. Örneğin insanoğlu hamura şekil verebilir, cama şekil verebilir ya da çeliğe şekil verebilmektedir, ancak atomları uygun şekilde yerleştirebilmek insanoğlunun henüz inemediği bir boyuttur. Tek bir atomun açısını yanlış yapma ya da sırasında yanlışlık olması her bir atomun birbirlerine uyguladıkları çekim kuvvetlerini direk etkilediğinden binlerce atomdan oluşan protein molekülü ideal 3 boyutu haline gelememekte, işlevini gerçekleştirememekte, dolayısıyla fonksiyon dışı kalarak vücut için gerekli işleri yapamamaktadır. Örneğin hemoglobinde yanlış katlanma olursa canlı tamamen yada kısmi nefes alamamaktadır.
Tüm bu kompleks yapıların ve sistemlerin, bir kerede sonsuz ilim ve akıl sahibi olan Allah tarafından yaratıldığı son derece açıktır. Tesadüflerle açıklanması imkansız olan mükemmellik ve komplekslik yaşamın her seviyesinde görülmektedir. Özellikle 21. yüzyılda moleküler seviyede görülen muhteşem Yaratılış delilleri tüm evrenin bir Yaratıcısı olduğu gerçeğini tüm açıklığıyla insanlığa göstermektedir.
Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi, 12)
|
| Evrimsel mekanizmalarla açıklanması imkansız olan protein sentezi |
Evrimciler de bilmektedirler ki, canlılığın en küçük yapıtaşı olan tek bir protein molekülünün dahi tesadüfler sonucu kendiliğinden oluşması imkansızdır. En küçük protein molekülü dahi üstün bir yaratılışa, hayranlık uyandıran mekanizmalara ve özelliklere sahiptir. Cansız atomların, kendiliklerinden organize olarak, tesadüfler sonucunda bu mükemmel yapıyı oluşturmaları imkansızdır.
Bu imkansızlığı daha iyi anlamak için, protein üretiminde yer alan aşamaları kısaca özetleyelim:
Protein sentezindeki elemanlar
-
Üretilecek olan proteinin bilgisinin bulunduğu DNA molekülünden protein sentezi için bir şifre alınır.
-
Bu şifre bir kopya moleküldür ve mRNA (mesajcı RNA) olarak isimlendirilir.
-
mRNA, DNA’nın bir parçasından (genden) alınan kopyadır, fakat aslında DNA ile RNA arasında çok önemli farklar vardır.
-
DNA ve RNA’nın şifre olarak kullandığı 4 harften üçü aynıdır, fakat bir tanesi farklılık gösterir (Timin – Urasil).
-
Bu tek harfin bağlandığı şeker molekülleri arasında tek bir oksijen farkı bulunmaktadır.
-
Bu çok küçük fark neticesinde yeni olan mRNA adlı kopya molekül çok daha aktif ancak kararsız yapıdadır yani yeni reaksiyonlara girme eğilimi DNA’dan daha fazladır.
-
DNA bilgi bankası olduğu için kararlı ve dayanıklı bir yapıya sahip olmalıdır.
-
mRNA ise hareketli olmak, kopya molekülü iletmek ve gerektiğinde ortadan kaldırılmak zorundadır.
-
Dolayısıyla mRNA’nın bu kararsız yapısı, hücre için çok büyük önem teşkil etmektedir.
-
mRNA bu kararsız yapısı vesilesiyle, hücre içinde istenildiği zaman üretilebilir, istenildiği şekilde hareket edebilir ve istenildiği zaman yıkılabilir.
RNA polimeraz
-
RNA polimeraz bir enzim, yani proteindir ve protein sentezinde görev alır.
-
RNA polimeraz dünyadaki en muhteşem mütercim tercümandır.
-
DNA üzerindeki şifreyi okur ve yepyeni bir dile çevirerek mRNA’yı oluşturur.
-
Bu enzimin yaptığı iş çok şaşırtıcıdır. Okuduğu yazıyı anlar, ve bunun bir benzerini başka bir yere yazar.
-
Bu enzim ayrıca -az da olsa- oluşan hataları tespit eder ve bunları düzeltir.
-
Bu enzimin yaptığı işler oldukça hayret vericidir ve bilim insanları bu işlemleri laboratuvarda gerçekleştirmenin yanına bile yaklaşamamaktadırlar.
-
DNA çift zincirden oluşur. Bu zincirler birbiri üzerinde dönerek sağlam bağlar oluştururlar. Ancak burada saklı olan bilgiden faydalanabilmek için zinciri birbirine bağlı tutan hidrojen bağlarının kırılması gerekir. RNA polimeraz bu bağları kırar. RNA polimeraz (RNAP) bir enzimdir fakat yaptığı iş o kadar ileri derecede teknoloji göstermektedir ki bunu tam teşekküllü bir fabrikaya benzetebiliriz çünkü DNA zincirinde bağlanılacak bölümü tanımak için ayrı birim, bağlanmak için ayrı bir birim, ilerlemek, kopyalamak, RNA larıı sentezlemek, DNA bağlarını kesmek için ayrı birimler gerekmektedir. Bunlar gibi söylemesi kolay ama yapması çok zor işlemleri RNAP göz açıp kapayıncaya kadar yapabilmektedir.
Sadece E.coli baktesinde RNAP’ın tüm bu ileri yapabilmesi için 100 alt biriminin (farklı proteinler) olduğu tespit edilmiştir.
DNA’daki şifre
-
DNA’daki alfabe sadece 4 harften oluşur. Bu 4 harfin türevleri ile DNA üzerinde muazzam bir şifre sistemi meydana gelmiştir.
-
Genlerin başlangıç ve bitiş noktaları özel şifreler ile belirlenir.
-
Protein sentezi sırasında, RNA polimeraz gerekli şifreyi, insan genomuna ait 46 kromozom içindeki yaklaşık 1000 kitaplık kütüphanede bulunan tek bir kitabın içinden anlık bir sürede bulur. Bu şifre bu kitabın içindeki yalnızca birkaç satırlık bilgidir.
-
RNA polimeraz ilgili bölgeye ulaştığında, DNA üzerinde kopyasını çıkaracağı proteinin başlangıç noktasını yukarıda bahsettiğimiz şifreleme sistemi sonucunda bulur. Bu bulma işlemi bilim dünyası için büyük bir sorundur zira milyarlarca harften oluşan DNA zincirinde kopyalanacak genin başlangıç ve bitiş noktalarını nasıl bulduğu, kopyalama zamanının nasıl ayarlandığı gibi bir çok bilinmeyeni beraberinde getirmektedir.
-
Her protein metionin adı verilen bir amino asit ile başlar ve DNA üzerinde bunun şifresi TAC’dir. (Timin-Adenin-Citozin)
-
RNA polimeraz enzimi belirli bir bölgedeki TAC şifresine geldiğinde protein için gerekli kopyanın başlangıç noktasına geldiğini anlar ve DNA sarmalını açar.
-
ATT, ATC ve ACT de sonlandırma dizileri olarak kullanılır. Bunlardan birine ulaştığında da alması gereken kopyanın sonuna ulaşmış olduğunu anlar ve kopyalama işlemini bitirir.
Promotorlar
-
DNA’nın promotor olarak adlandırılan bölgelerinde özel şifrelenmiş diziler saklıdır.
-
İlk dizi proteinin başladığı yerden 35 baz kadar önce bulunurken, ikinci dizi 10 baz kadar önce bulunur.
-
Bu dizilerden ilki –35 dizisi ya da tanıma bölgesi olarak da adlandırılır.
-
Bu diziye uygun bir karşılık da RNA Polimerazın üzerinde yaratılmıştır.
-
RNA Polimerazlar işte genin promotor bölgelerindeki bu özel diziye bağlanarak proteinin üretim bilgisinin yerini tespit ederler.
-
RNA Polimeraz, DNA’daki tanıma bölgesine bağlandıktan sonra DNA’nın üzerinde ilerleyerek protein bilgisinin başladığı yere yaklaşır.
-
Bu tıpkı bir uçağın havalimanına ulaşıp üzerindeki ışık ve işaretler bulunan iniş pistine yaklaşması gibidir.
-
Promotor bölgeler tıpkı ok işaretleri gibi, aranılan yerin neresi olduğunu, RNA Polimerazlara gösterirler. Bir atom grubunun bir başka atom grubunun yerini söylüyor olması açık bir Yaratılış delilidir.
-
· Proteinin başladığı yerden 10 baz öncesini işaret eden -10 dizisi ise, RNA polimerazın artık DNA çift zincirini açmaya başlaması gereken yeri işaret eder.
-
DNA’daki bu bölge bilgiye açılan kapı gibidir. DNA çift zincirinin protein sentezi için açılmaya başladığı yerdir.
-
Bir protein üretimi için diğer her şey mevcut olsa bile, DNA’daki promotor bölge olmasa, ya da RNA Polimeraz’da promotor bölgeyi tanıyacak kısım olmasa, sistem çöker, yani canlı yaşayamaz!
Düzenleyici (Regülatör) gen
-
RNA Polimerazların promotor bölgelere bağlanıp protein sentezi için şifre üretmelerini kontrol altında tutmak gerekir. İşte bunun için Allah çok özel bir sistem yaratmıştır.
-
Düzenleyici gen (Regülator Gen) adlı özel bir bölümde RNA Polimerazı “durduracak” bir protein üretilir.
-
Bu protein, üretilecek protein için kopyalanması gereken şifrenin tam olarak bittiği yerde DNA’ya bağlanır. RNA polimeraz kopya çıkarmaya devam ederken, bu proteini gördüğü anda durur. Bu artık alınacak kopyanın son noktasıdır.
-
Böylelikle ihtiyaçtan fazla şifre kopyalanmamış olur.
-
Bunu fazla üretimi durdurmak için fabrikanın çarkları arasına bir engel koymaya benzetebiliriz.
-
Ancak eğer hücrenin protein üretimine hala ihtiyacı varsa engelleyici proteinler DNA’dan uzaklaştırılırlar ve böylelikle protein üretiminin önü açılmış olur.
-
Şifre sistemi alışveriş marketlerinde de sıklıkla kullanılmaktadır. Şifreleri okuyabilen aletler sayesinde satın alınan malların ne olduğu anlaşılmaktadır. DNA’da da şifre sisteminin üstelik de moleküllerle yapılması son derece hayret verici bir durumdur.
Tüm bu akıl, dikkat, titizlik ve bilgi gerektiren eylemlerin, hiçbir aklı ve bilinci olmayan moleküller tarafından yapıldığını unutmamak gerekir. Bu mükemmel sistemin kendiliğinden, tesadüfler sonucunda oluştuğunu iddia etmek büyük bir akılsızlıktır.
Protein üretimindeki detaylar buraya kadar anlatılanlarla da sınırlı değildir.
Hızlandırıcılar ve yavaşlatıcılar
-
DNA’da hızlandırıcı ve yavaşlatıcı (attenuator) adlı iki özel dizi de bulunur. Bunlar da protein üretiminin hızını ayarlamaya yararlar.
-
DNA’daki özel bazı dizilerin, arabalardaki vitesin, arabanın hızını ayarlaması gibi, protein üretiminin hızını ayarlıyor olmaları Allah’ın yaratışındaki mükemmelliğin bir tecellisidir.
Şifrenin başındaki ve sonundaki ek bilgi
-
mRNA’lar, ellerindeki şifreyi yani fotokopiyi, üretim fabrikası olan ribozomlara götürürler.
-
Ancak normal bir fotokopiden farklı olarak mRNA’nın başına ve sonuna proteinin bilgisi dışında bazı sinyaller konur. Bu sinyaller özel bazı nükleotid dizileridir.
-
Burada çok büyük bir Yaratılış mucizesi vardır. Çünkü bu yapı, günümüzdeki bilgisayar ağları ve telekomünikasyon adlı disiplinin temelidir. Bilgilerin başına ve sonuna kontrol dizileri ve ek bilgiler yerleştirilerek yollanması işi son derece yaygın bir uygulamadır.
-
Bu özel sinyal dizileri şifre niteliği taşır. Karşı taraf bunu aldığı anda yeni bir bilgi geleceğini anlar.
-
Bilgiye ek olarak kullanılan bu işaretlerde, paketin gideceği yerle ilgili bilgiler, hata kontrolü, ortamda diğer bilgi paketleriyle karışmasını engelleyici bilgiler, öncelik sıralaması gibi çeşitli ek amaçlar gözetilir.
-
Protein şifresinden hemen önce yerleştirilen bir işaret ile bilgi ribozoma bağlanmak için özel bir bölüm içerir. mRNA ancak bu sayede ribozoma bağlanabilir. Bu işaret sayesinde ribozom mRNA’nın kendisi ile ilgili bir bilgi olduğunu anlar.
-
mRNA’nın sonuna da bir işaret eklenmiştir. Bu işaret dizisine özel proteinler bağlanır ve mRNA yıkımdan korunur.
-
Ayrıca mRNA’nın sonuna bağlanan bu işaret, mRNA’nın çekirdekçikten çıkıp ribozomların olduğu bölgeye gitmesine ve ribozomu tanımasına yardımcı olmaktadır.
-
Bu durum şuna benzer: Diyelim ki 920 ciltlik kütüphaneden bir kitabın içindeki bir sayfayı başka şehirde bulunmakta olan bir arkadaşınıza yollayacaksınız. Elbette ki kütüphanedeki ilgili kitaptan fotokopinin çekilmesi tek başına yeterli olmayacaktır. Bunun bir tür posta sistemi ile iletilmesi gerekir. İşte kağıdın üstüne yazacağınız alıcı adı ve posta bilgileri, mRNA’daki söz konusu işarete benzer.
-
Bu işarete bağlanan proteinler ise, bu bilgiyi ileten posta arabasına benzerler. İlgili görevi yerine getirirler.
Ribozom
-
Ribozomlar protein sentezini gerçekleştiren özel birimlerdir.
-
Yaklaşık 20-30 nanometre çapındadırlar (1 nm=1 metrenin milyarda biri)
-
Nanometre düzeyindeki ribozomların üç boyutlu yapılarının detaylı bir şekilde aydınlatılması 2000’li yılların biyoloji alanındaki en önemli başarılarından biri olarak kabul edilir.
-
Ribozomların üçte ikisi RNA’dan, geri kalan üçte biri ise proteinlerden oluşur. Ribozomdaki RNA’lara ribozomal RNA veya rRNA adı verilir.
-
Ribozomların rRNA’lardan ve proteinlerden oluştuğunu belirtmiştik. İlginç olan ise, ribozomları oluşturan proteinler, yine ribozomlarda sentezlenirler.
-
Bir başka deyişle proteinler olmadan ribozomun varlığı imkansızdır, fakat proteinleri de ribozomlar oluşturur.
-
Ribozom, DNA’dan gelen ve 4 harfin çeşitli şekillerde düzenlenmesiyle oluşan bilgiyi, 20 harflik amino asit alfabesini kullanarak yeniden yazar.
-
Bazen hücre aynı proteinin birden fazla kopyasına ihtiyaç duyabilir. Fakat tek bir ribozomda istenen miktarda proteini sentezlemek mümkün değildir.
-
O zaman çok sayıda ribozoma ihtiyaç vardır.
-
İşte bu sebeple ribozomlar peşpeşe dizilerek polizom adı verilen kümeler oluştururlar.
-
Protein sentezi sırasında mRNA ribozom içinden geçer ve ucu ilk ribozomu terk ettiğinde, ikinci ribozom tarafından alınır ve aynı proteinin yeni bir kopyası sentezlenir.
-
Bu arada ilk ribozom mRNA’nın geri kalan kısmını okumaya devam eder.
-
mRNA’nın ucu ikinci ribozomu terk ettiği zaman üçüncü ribozom tarafından alınır ve olay zincirleme devam eder.
-
Böylece tek mRNA zinciri aynı anda çok sayıda ribozom tarafından okunarak istenilen miktarda protein kısa zamanda sentezlenir.
Hücre çekirdeğinin önemi
-
Prokaryot bakterilerin DNA’sı hücre sıvısı içinde yer alır; ökaryot canlılarda ise DNA çekirdek zarı ile hücre sıvısından ayrılır.
-
Çekirdek zarı ek korumalı ve girişi çıkışı kontrollü bir sistemdir.
-
Hücrenin kendisi tek katlı zar ile çevrili olmasına rağmen, çekirdek çift katlı zar ile çevrilidir. İki zar katmanı arasında ince bir boşluk vardır. Dış ve iç zarların yapı ve işlevleri birbirlerinden farklıdır.
-
Çekirdek zarında yaklaşık 3000 ila 4000 kadar kapı bulunur ve bunların her birinden saniyede 500 molekül giriş çıkış yapar. Saniyede 500 aracın geçiş yaptığı, iki yönlü trafiğin olduğu bir yoldur bu ve hiç trafik kazası olmaz.
-
Bu zar sisteminin yapı malzemesi ve üzerinde bulundurduğu kapılar (por) son derece mükemmeldir.
-
Bu kapıların (porların) büyüklüğü ortalama bir ribozomun 30 katı kadardır ve yüzlerce çeşit proteinden meydana gelmiştir.
-
Bu porlardan çekirdeğin içine üzerinde yalnızca özel şifreler barındıran yapıtaşları girebilir. Kapılarda çok sıkı bir denetim vardır ve bilim dünyası için porların nasıl çalıştığı hala büyük bir sırdır.
-
Çekirdek zarındaki bu nöbetçiler her daim hücre içine sadece çekirdeğe ait proteinlerin girmesine izin verirler yani çekirdeğe sadece çekirdek proteinleri girebilir.
-
Bir proteinin porun içerisinden geçebilmesi için 5 harflik özel bir amino asit dizisine ihtiyacı olmaktadır. Lisin-lisin-lisin-arjinin-lisin bu 5 harfli özel dizi protein için çekirdeğe giriş kodudur.
-
Kargonun üzerindeki özel şifreyi, kapılarda bekleyen özel şifre algılayıcı proteinler algılar. Giriş çıkış ancak bu şekilde sağlanır. Fakat başka bir mucize olmaktadır, bilim adamları porların geçen her protein için ayrı genişlikte sadece o proteinin geçebileceği kadar açıldıklarını tespit etmişlerdir yani bir benzetme ile anlatacak olursak belli bir rakam şifresi olan otomatik kapının şifreyi giren herkesin genişliğine göre farklı açılması gibidir. Kapkaranlık hücre içinde gözleri olmayan protein kümelerinin tek bir proteinin genişliğini bilmesi mikrobiyolojideki bilinmeyenlerden biridir.
-
Bu proteinler, yolu bilmeyen ancak bileti olan bir yolcunun içeriye alınmasına yardımcı olan bir görevli gibidir.
-
Gerek çekirdekten çıkışta gerekse girişte, karşı tarafın şifresini algılayan reseptör protein yolcuyu yalnız bırakmaz. Eğer çekirdeğin içine giriş yapılacaksa, çekirdeğe geçiş kanalı boyunca yolcu ile birlikte ilerler. Çekirdeğe giriş kısmında ise yolcuyu bırakarak yine geldiği kanala geri döner ve yeni proteinleri içeri almaya hazır olur.
-
Bu sistem ancak bütün bu detayları ve alt parçaları ile eksiksiz olduğu takdirde anlamlıdır. Aşamalarla oluşması mümkün değildir.
-
Çekirdek adeta bir beyin gibi çalışır. Normal şartlarda dış ortamdan gelen bütün mesajlar çekirdeğe iletilmez. Büyük bir kısmına hücre zarı ve ribozomda yanıt verilir.
-
Ancak önemli işlerde mesaj çekirdeğe iletilir. Ön elemeye rağmen, çekirdek çok yoğundur. Saniyede 500 geçiş bunun önemli bir delilidir.
Paketlenmiş DNA’dan protein üretimi
-
Hücredeki muazzam bilgi bankası DNA, açıldığında yaklaşık 2 metrelik bir şifredir. Bu şifre, kendisinden oldukça küçük bir bölgeye sığdırılır ve bu açıkça mucizedir.
-
Bu paketleme sistemi için histon proteinleri kullanılır.
-
Histon proteinleri 5 çeşittir. Bu beş proteinin düzgün bir şekilde bir araya getirilmesi ile beraber bir tür moleküler makara yapılır. DNA bu makaralara sarılarak paketlenir.
-
Her bir paket birimine nukleozom adı verilir.
-
Histon proteinleri DNA’nın etrafına sarıldığı özel proteinlerdir. İlginçtir ki bu proteinlerin bilgisi de sarılan DNA’nın içinde saklıdır.
-
DNA’nın makara proteinlerine sarılarak nukleozomlar olarak düzenlenmesi, sarılı olan bilginin okunmasını engeller. Böyle bir durumda protein üretimi normal şartlarda yapılamaz. Ancak hücrenin yaşaması için protein üretiminin devam etmesi şarttır. Bu yüzden nukleozomlar sabit değişmez yapılar değil aksine gerek duyulduğunda açılabilen dinamik yapıdadırlar. Örneğin DNA nın o bölgesinde işlem olacağı zaman ATP-Dependent Chromatin Remodeling Complex adı verilen enzimin katalizlemesi ile nüklezomlar açılabilmektedirler. Bu esnada sergilenen nüklezom – enzim uyumunu, çok özel 3 boyutlu bir şekle sahip anahtarın, nuklezomdaki histon proteinlerinin ilgili yerlerine tam tutunarak DNA ipliğine zarar vermeden gevşetmesine benzetebiliriz.
-
Dolayısıyla histon proteinleri ile beraber histon proteinlerinden DNA’daki bilginin okunmasını sağlayan sistemlerin beraber en baştan olması bir zorunluluktur.
-
Bunun için Yüce Allah görevli robot moleküller yaratmıştır.
-
Yapılan araştırmalar neticesinde histon proteinlerine metil, asetil, fosfat gibi çeşitli moleküllerin görevli robot enzimlerce eklendiği ve çıkartıldığı bulundu. Neticede bu proteinlerde yapılan eklemelerle ek bazı şifreler oluşturulmakta ve bu şifreler de başka enzimlerce okunmaktadır.
-
Örneğin üzerlerine metil eklenen histonlar, DNA’da üretim yapılmayacak olan bölgeleri simgeler.
-
Bu kadar kusursuz bir organizasyon açık bir Yaratılış mucizesidir. Evrimciler sadece bir protein molekülünün nasıl var olduğunu açıklamakla değil, aynı zamanda bu kusursuz organizasyonun nasıl oluştuğunu da açıklamak zorundadırlar. Canlılığın oluşması için gereken tüm malzemeler evrimcilerin eline verilse dahi, böyle kompleks, detaylı ve çok aşamalı bir organizasyonun kendiliğinden oluşması, moleküllerin böyle mükemmel bir sistem kurmaları kesinlikle mümkün değildir. Canlılığın her detayının üstün bir ilim ve akıl sahibi olan Yüce Yaratıcı Allah’ın eseri olduğu son derece açık ve kesindir.
|
| %30 Verimsizlikteki Tasarım Harikası |
Hücrede sentezlenen proteinlerin yaklaşık %30’u doğru yapılmadıkları için oluştuktan hemen sonra parçalanırlar. İlk bakıldığında bu yaşamın kimyasının Akıllı Tasarım ürünü olduğu gerçeğine karşı koyan bir buluş gibi görünebilir. Ancak daha dikkatli incelendiğinde, protein sentezindeki bu sözde verimsizliğin aslında çok önemli bir nedeni olduğu görülmektedir.[2]
İlk bakışta savurganlık gibi görünen protein sentezi süreci, aslında bağışıklık sisteminin virüs kaynaklı enfeksiyonlara karşı hızlı tepki vermesini sağlamada önemli bir görev üstlenmektedir. Eğer bu %30’luk kusur oranı olmasaydı, soğuk algınlığı gibi viral enfeksiyonlar çok daha ağır geçebilirdi.
Kısaca temel biyokimya bilgilerimizi gözden geçirmek, verimsiz protein üretiminin bağışıklık sisteminin tepki vermesine nasıl fayda sayladığını görmek için yeterli olacaktır. Protein üretim sürecini başlatmak için, bir mesajcı RNA molekülü DNA iplikçiğindeki genlerden birinden aldığı bilgiyi ribozom denen kısma götürür. Bu ribozomlar amino asit isimli küçük molekülleri birbirine ekleyerek protein zincirlerini oluştururlar. Hücre içinde bulunan çok sayıda proteinin her biri 20 farklı amino asidin oluşturduğu bir havuzdan çekilen belirli bir amino asit dizisini içerir. Amino asit dizilerinin fiziksel ve kimyasal özellikleri protein zincirlerinin üç boyutlu yapısına nasıl katlanacağını belirler. Şaperon isimli protein molekülleri genellikle protein zincirinin katlanmasında önemli bir rol oynar. Proteinin üç boyutlu yapısı hücredeki işlevsel veya yapısal rolünü belirler.
Proteinler hücre için faydaları sona erdiğinde veya hücresel fonksiyonlarını sürdürürken zarar gördüklerinde, parçalanırlar. Parçalanma sonrasında proteinin amino asitleri açığa çıkar ve böylece yeni proteinlerin kullanımı için uygun hale gelirler.
Proteinlerin parçalanması işlemi sonrasında (kusurlu olarak üretilenler de dahil), bağışıklık sistemine hücrede neler olduğunu haber vermek için proteinin küçük parçaları hücre yüzeyine taşınır. Hücre, sınıf I majör histokompatibilite kompleksi (MHC) adı verilen kompleks molekül grubunu kullanarak protein parçalarını bağışıklık sistemiyle buluştuğu hücrenin yüzeyine taşır. [3]
Şimdi konunun virüslerle olan bağlantısını anlamak için önce virüslerden kısaca bahsedelim.
Virüsle enfekte olan hücreler olduğunda, viral DNA hücresel yapıyı ele geçirir ve virüslü proteinler üretir. Söz konusu yeni araştırmalardan önce uzmanlar, viral proteinlerin bir süre yaşayıp hücreyi ele geçirdikten sonra parçalandıklarını ve sınıf I MHC aracılığıyla bağışıklık sistemine sunulduklarını düşünüyorlardı. Bu durum araştırmacılar için bir ikilem oluşturuyordu, çünkü eğer hücre viral enfeksiyonun bağışıklık sistemine sunulması için bu kadar uzun bir süre bekliyorsa, viral yayılma çok ilerlemeden vücudun enfeksiyona tepki vermesi mümkün olamazdı.
Yeni buluşların gelmesiyle bu ikilem çözüldü. Ortaya çıktı ki, viral proteinlerin de diğer proteinler gibi %30’u da yanlış üretilmektedir ve daha uzun süre geçmesine vakit kalmadan hücrenin geri kalan kusurlu proteinleri ile birlikte parçalanmaktadırlar.[3] Bozuk üretilen virüslü proteinlerin parçaları da sınıf I MHC’ye aktarılır ve böylece bağışıklık sistemi hücre içinde virüslü parçalar olduğu hakkında hemen alarma geçirilir.
Böylece, 2000’li yılların başında sonuçlanan bu buluş ortaya çıkardı ki, hücrenin yüksek seviyede kusurlu protein üretmesi bağışıklık sisteminin viral enfeksiyonlara karşı çok daha etkili olması için son derece önemlidir. Protein sentezinin verimsizliğinde son derece akıllı ve zarif bir tasarım vardır.
Bu buluş, doğadaki sözde noksanlıklar hakkında önemli bir ders vermektedir. Hiçbir istisna olmaksızın, sözde eksik tasarlanmış bir sistemin daha iyi anlaşılmasıyla ve sistemin daha geniş bir açıdan incelenmesiyle bu dışta görünen kusurların aslında mükemmel bir tasarım harikaları olduğunu ortaya çıkarmaktadır.
O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)
[1] Hansjörg Schild and Hans-Georg Rammensee, “Perfect Use of Imperfection,” Nature 404 (2000), 709-10; J. Travis, “Trashed Proteins May Help Immune System,” Science News 157 (2000): 245. Eric A. J. Reits et al., “The Major Substrates for TAP in vivo are Derived from Newly Synthesized Proteins,” Nature 404 (2000), 774-78.
[2] Eric Palmer and Peter Cresswell, “Mechanisms of MHC Class-I Restricted Antigen Processing,” Annual Review of Immunology 16 (1998): 323-58.; Kenneth L. Rock and Alfred L. Goldberg, “Degradation of Cell Proteins and the Generation of MHC Class-I Presented Peptides,” Annual Review of Immunology 17 (1999): 739-79.
[3] Ulrich Schubert et al., “Rapid Degradation of a Large Fraction of Newly Synthesized Proteins by Proteasomes,” Nature 404 (2000), 770-74.; ric A. J. Reits et al., “The Major Substrates for TAP in vivo are Derived from Newly Synthesized Proteins,” Nature 404 (2000), 774-78.
|
| Hayvanların Sadece Vahşi Yönlerini Gösteren Kanallar Bir Çeşit Darwinist Propaganda Yapıyorlar |
|
Hayvanların Sadece Vahşi Yönlerini Gösteren Kanallar Bir Çeşit Darwinist Propaganda Yapıyorlar |
| Mükemmellik bilimin gösterdiği bir sonuçtur ve tüm canlı yapılarda hakimdir |
|
Mükemmellik bilimin gösterdiği bir sonuçtur ve tüm canlı yapılarda hakimdir |
| "Kendi Kendini Kopyalayan ve Canlılığı Oluşturan İlk Molekül" diye bir şey yoktur |
|
"Kendi Kendini Kopyalayan ve Canlılığı Oluşturan İlk Molekül" diye bir şey yoktur |
| The Malaysian Insider İsimli İnternet Sitesindeki Darwinist Yanılgılara Cevap |
|
The Malaysian Insider İsimli İnternet Sitesindeki Darwinist Yanilgilara Cevap |
| Glasgow Üniversitesi’nden Prof. Robert Davis, Richard Dawkins gibi ateistlerin İskoç müfredatı üzerinde kurmaya çalıştıkları baskıya karşı eğitimcileri uyardı |
|
Glasgow Üniversitesi’nden Prof. Robert Davis, Richard Dawkins gibi ateistlerin İskoç müfredatı üzerinde kurmaya çalıştıkları baskıya karşı eğitimcileri uyardı |
|
|
1 2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
|
|



YENİ KİTAP




YARATILIŞ ATLASI DARWINİZM'İ AVRUPA'DA
YERLE BİR ETTİ!
Yaklaşık 1.5 asırdır Darwinist ve materyalist telkinlerin baskısı altındaki Avrupa halkı, Yaratılış Atlası'ndan sonra ilk defa gerçekleri açıkça görme imkanı buldu. Evrim teorisinin bilimsel bir değeri olmadığını, ideolojik kaygılarla gündemde tutulduğunu gözler önüne seren bu eser, Avrupa halkında ciddi bir inanç değişikliğine sebep oldu. Farklı ülkelerde yapılan anketler, Darwinizm'e inananların sayısında önemli bir azalma olduğunu ortaya koyarken, Avrupa'da artık yaratılış inancının hakim olduğunu gösterdi. >>
 |

AKILLI TASARIM yani YARATILIŞ
Bu sitede zaman zaman karşınıza Allah'ın yaratmasındaki mükemmelliği vurgulamak için kullandığımız "tasarım" kelimesi çıkacak. Bu kelimenin hangi maksatla kullanıldığının doğru anlaşılması çok önemli. Allah'ın tüm evrende kusursuz bir tasarım yaratmış olması, Rabbimiz’in önce plan yaptığı daha sonra yarattığı anlamına gelmez. Bilinmelidir ki, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’ın yaratmak için herhangi bir 'tasarım' yapmaya ihtiyacı yoktur. Allah'ın tasarlaması ve yaratması aynı anda olur. Allah bu tür eksikliklerden münezzehtir. Allah'ın, bir şeyin ya da bir işin olmasını dilediğinde, onun olması için yalnızca "Ol!" demesi yeterlidir. Ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:
Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir. (Yasin Suresi, 82)
Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117) |
|