CNN’de Darwinist Masallar Tekrarlanıyor: Homo Naledi

Bilim gerçeğe ulaşmada önemli bir yoldur. Ancak kullanılan yöntemlerin tarafsız olması ve bilimsel gerçeklerden saptırılmaması şartıyla… Ne var ki pek çok Darwinist çalışma ve araştırmada, çeşitli hayvan ve insan türleri arasında kıyaslama yapılırken aslında bilimsel gerçeklere değil kaba yöntemlere başvurulur. Örneğin “Topografik anatomi” olarak isimlendirilen ve Darwinistlerce kullanılan bir yöntemde, kafatası büyüklüğü, kemik uzunluğu ve kalınlığı, kemiklerin eğri-düz oluşu, diş boyutu ve yerleşimi benzeri gözleme dayalı veriler değerlendirilerek, sözde türler arası akrabalık ilişkileri ortaya konmaya çalışılır. Mesela insanın sözde ortak atası olarak gösterilen maymunların kafatasları, hacimlerine göre küçükten büyüğe sıralanarak;

  • Sanki bir akrabalık ilişkisi olduğu ve zamanla beynin büyüdüğü;
  • Böylece zeka ve sosyal yaşamın gitgide daha da geliştiği;
  • Tüm bunların sonucunda ise günümüze gelindiği şeklinde bir algı oluşturulmak istenir.

Kimi zaman bulunan tek bir diş veya birkaç kemik parçası, gerçekle ilgisi olmayan modellemelerle bütün bir vücut haline getirilmiş, hatta inandırıcılığının artması için o canlı hayal ürünü bir sosyal yaşam içinde resimlendirilerek sunulmuştur. Aynı dönemde yaşayan ve tamamen farklı olan türler, yine küçükten büyüğe dizilerek birbirinin sözde atası şeklinde gösterilmeye çalışılmıştır. Hatta bu uğurda ideolojik olarak yapılan bazı sahtekarlıklar kullanılarak “kayıp halka bulundu” şeklinde uydurma haberler hazırlanmış, sözde bilimsel makaleler basılmış, yıllarca müzelerde sahte fosiller sergilenmiştir.

Bütün bu aldatmacaya bazı basın yayın organları da destek vermişler ve hatta klasik bir Darwinist taktik olarak eski iddiaları yeni gibi yansıtmakta da bir sakınca görmemişlerdir. Bunun son örneği de 2013 yılında Güney Afrika’da bulunan ancak 2015’te dünyaya duyurulan bazı fosilleri temel alan bir fosildir. Geçtiğimiz günlerde CNN, Scientific American, Dailymail gibi sitelerde bu konu yeni gibi lanse edilmiştir.

Bazı fosillerin yarı-insan yarı-maymun ara tür canlılarına ait olduğu şeklindeki Darwinist iddiayı zihinlere yerleştirmeyi amaçlayan bu gibi anlatımlara birçok defa cevap verdik. Ancak bu makalede de kısaca söz konusu fosilin gerçekte ne olduğu ve iddiaların bilimsel temelinin olmadığı açıklanacaktır.

“KÜÇÜK BEYİNLİ İNSAN ATASI BULUNDU” YALANI

2013 yılında Güney Afrika’da bir mağarada 15 ayrı bireye ait olduğu öne sürülen 1500’den fazla kemik kalıntısı keşfedildi. 2015’te “Homo Naledi” olarak isimlendirilen bu canlı kalıntıları ile birlikte Darwinist çevrelerde “kayıp halka” tartışmaları yeniden hız kazandı ve fosiller, “yeni keşfedilmiş sözde insanımsı bir ara tür” olarak tanıtıldı.

Elde tam bir kafatası yoktu ve dört yıpranmış kafatası kemiği birbirine değmeden havada duracak şekilde yerleştirilmişti. Buna rağmen canlının 500 gram ağırlığında bir beyne ve portakal büyüklüğünde bir kafa hacmine sahip olduğu iddia edildi. Ayrıca Homo Naledi’nin 2-2,5 milyon yıl önce yaşamış olabileceği belirtildi. Hepsinin yanısıra ‘canlının kıvrık parmak kemikleri ile ağaca tırmanabildiği, el bileği ve uzun kemiklerinin ise insansı olduğu’ gibi tasvirlerle, mozaik bir form öne sürüldü. Bununla da yetinilmeyip onlarca parçaya ayrılmış şekilde bulunan kalça kemiği montaj yapıldı ve canlının dik yürüdüğü iddia edildi.

Yer altında 1450 metre derinlikte, güçlükle ulaşılabilen bir mağarada bulunan bu fosillerin oraya nasıl geldiği de ayrı bir tartışma konusu oldu. Yanlarında hiç alet veya başka canlı kalıntısı bulunmaması sebebiyle, kalıntıların türün diğer bireyleri tarafından bilinçli olarak oraya atılmış veya gömülmüş olabilecekleri söylendi.

Tabii, hafızalara evrim telkinini yerleştirmek için 3 boyutlu görseller ve insanla yapılan karşılaştırmalar da unutulmadı. Fosillerde hiç kalıntı bırakmayan göz, kulak, burun, deri ve saçlar gibi yumuşak dokular yine hayal ürünü olarak oluşturuldu. Üst çene ve burun bölgesi kemikleri eksik olmasına rağmen kemiklerin konumları yine varsayımlarla belirlendi.

Bir araya getirilen kemik parçalarının aynı bireye mi, farklı bireylere mi ait olduğu, aynı dönemde yaşayıp yaşamadıkları, kalıntıların arasına başka türe ait parçaların karışıp karışmadığı da Homo Naledi hakkında aydınlatılmayı bekleyen noktalardan birkaçıdır.

Görüldüğü üzere Darwinistler hem fosillerin sunum aşamasında, hem de bulguların yorumu yapılırken bilimsellikten uzak bir tutumdan ve ideolojik temelli yaklaşımlarına devam etmektedirler.

YAŞI BİLİNMEYEN FOSİLLER KAYIP HALKA SENARYOSUNU ANLAMSIZLAŞTIRIYOR

Bulunan fosiller hakkında bunca tartışma söz konusuyken, bu fosillerin yaş tayini de 2013’ten bu yana ilginç bir şekilde yapılamadı. Scientific American’da bu konuda şöyle bir yorum yer almaktadır:

“Eksik olan çok önemli bir gerçek Naledi’nin yaşıydı. Bu bilgi olmadan türlerin evrimsel şemada nerede olduğunu tam olarak bilmek zor.” (http://edition.cnn.com/2016/05/03/health/homo-naledi-human-species-lee-berger/)

2013’teki çalışmayı bizzat yürüten Amerikalı paleontolog Lee Berger ise konuyla ilgili olarak, “Naledi nereden geliyor, ataları kim, onun soyu nasıl -varsa tabi- bilmiyoruz.’ ((http://edition.cnn.com/2016/05/03/health/homo-naledi-human-species-lee-berger/) demektedir.

Bunun anlamı da şudur; eğer fosiller tahmin edildiğinden daha yaşlı veya gençse bugüne kadar Darwinistler tarafından yazılan kayıp halka senaryoları bütünüyle anlamsızlaşacaktır.

Bütün bunlar göstermektedir ki; Homo Naledi hakkında anlatılan hikayeler bilimsel delillere değil Darwinist önyargılara dayalıdır.

BİR ŞEMPANZEYİ ZORLA İNSANA BENZETMEYE ÇALIŞMAK
Homo Naledi ile ilgili araştırmanın başında bulunan Lee Berger’in itirafına göre bu fosiller bilinen bir insan ırkı ile uyuşmamaktadır. Bu da Darwinist bilim adamlarının kalıntıları hemen “yeni bir tür” olarak adlandırmasına bir yol olmuştur. Örneğin Berger, “Australopithecuslar ile insan arasındaki boşluğu dolduran ara bir insansı (homo) türüdür” iddiasında bulunmuştur ancak bu tahminin taraflı ve önyargılı olduğu kemikler incelendiğinde açıkça anlaşılmaktadır.

Oluşturulan bu toplama iskelet tüm özellikleri ile, şempanzelere benzemektedir. Omuz eklemleri ve eğimli parmak kemikleri dallardan sarkan maymunlarla aynıdır. Geniş kalça kemikleri ve aşağı doğru genişleyen göğüs kafesi ise Australopithecus maymunlarına özgüdür. Her ne kadar insan ayağına benzediği iddia edilse de, ayak kemikleri insanınkinden farklı olarak, düşük bir kavise sahip olup, yönünün de farklı olduğu yine aynı ekip tarafından kabul edilmektedir.

Darwinistlerce, Australopithecus Afarensis sözde evrim ağacında ilk ata kabul edilmesine karşın, canlının başparmaklarının günümüz şempanze ve maymunlarından daha uzun olduğu saptanmıştır. Bu özellik evrim iddiasına tamamen terstir. Homo Naledi’nin başparmağı ise Australopithecus Afarensis’ten biraz daha uzundur. Bu da ileriye doğru genişleyen hayali evrim ağacını çürüten bir bulgudur. Bu haliyle insanın parmağına hiç benzememekle beraber, Homo Naledi kalıntıları hayali evrim soy ağacında “insansı” olarak tabir edilen türlerden de oldukça farklıdır.

Homo Naledi’nin eli hiçbir şekilde insan eline benzememekte, eğimli parmak kemikleri ve diğer maymunsu özellikleri bize, canlının daldan dala atlayan bir maymun olduğunu göstermektedir. Darwinistler her ne kadar bir şempanzeyi insana benzetmeye çalışsalar da bu el yapısının herhangi bir aleti insan gibi kavrayıp, kullanması imkansızdır. Bununla beraber, kemiklerin bulunduğu mağarada insan kültürüne dair herhangi bir alet ya da eşya da bulunmamıştır.

Üstelik Dinaledi mağarasında bulunan dişler de insan dişlerine hiç benzememektedir. Bu dişler Australopithecus serisi maymunlarda görülen dişlerden daha küçük bir maymun dişine benzemektedir ve insana benzerliği söz konusu değildir.

BEYİN BÜYÜKLÜĞÜ İLE ZEKA DOĞRU ORANTILI DEĞİLDİR

İnsanın geçmişine dair bulgular fosillerden elde edilen bilgiye dayanır. Ne var ki çoğunlukla eldeki veriler, sözde evrim teorisinin ön kabullerine göre yorumlandığı için bilimsel bir sonuçtan bahsetmek genelde mümkün değildir. Evrim düşüncesine zıt bir bulgu bulunsa bile kimi bilim adamları evrim teorisini ayakta tutmak adına buna “Acaba evrim bunu nasıl başardı?” gibi ön yargılı sorularla ya da “Sıçramalı evrim” gibi mantıksızlıklarla yaklaşmaktadırlar.

Nature Dergisi yazarı Henry Gee Darwinistlerin bu durumunu şu dikkat çekici ifadelerle özetlemektedir:

“Ata-torun ilişkilerine dayalı insan evrimi şeması, tamamen gerçeklerin sonrasında yaratılmış bir insan icadıdır ve insanların önyargılarına göre şekillenmiştir… Bir grup fosili almak ve bunların bir akrabalık zincirini yansıttıklarını söylemek, test edilebilir bir bilimsel hipotez değil, ama gece yarısı masallarıyla aynı değeri taşıyan bir iddiadır -eğlendirici ve hatta belki yönlendiricidir-, ama bilimsel değildir.” (Henry Gee, In Search of Deep Time, New York, The Free Press, 1999, s. 116-117)

Daha anlaşılır olması için bunu bir örnekle açıklayalım:

Bugün dünyada Allah’ın bir zenginlik olarak bahşettiği genetik çeşitlilik nedeniyle farklı fiziksel görünümde insanlar görürüz. Örneğin kısa-uzun boy, farklı göz ve cilt rengi ve daha pek çok fiziksel özelliklerimiz birbirinden farklıdır ama hepimiz temelde aynıyız yani insanız. İşte bu gibi farklılıklar geçmişte de vardı. Evrimciler insanın evrimi iddiası ile ilgili bu gerçeği çarpıtarak pek çok tutarsızlıklar sergilerler. Örneğin insan kafatası büyüklüklerini çelişkili bir şekilde sıralar ve kendilerince bir şema oluştururlar. Nitekim bir zamanlar Darwinistlerin “insanın ilkel atası” olarak iddia ettikleri Neandartellerin kafatası hacmi günümüzdeki ortalamadan büyüktür ve dolayısıyla evrim iddialarıyla çelişir.

Günümüz teknolojisiyle hem beynin fiziki yapısı ve hacmi, hem de mikroskobik seviyede doku yapısı ayrıntılı olarak incelenebilmektedir. İnsan beyni farklı bireylerde ortalama 1200-1400 gram arasında ağırlığa sahiptir. Ayrıca erkek ve kadın beyin ağırlıkları farklı olmasına rağmen fonksiyonel fark saptanmamıştır. Yine mikroskop altında yapılan incelemelerde zeki insanların sinir bağlantılarında da bir fark bulunamamıştır. Örneğin bilinen en zeki insanlardan olan Albert Einstein, normal bir beyin hacmine sahiptir.

Tüm bu gibi tutarsızlıklar da göstermektedir ki ne büyük beyin bir ekstra gelişmişlik ölçüsüdür ne de küçük kafatası hacmi bir eksikliktir. Bunların hepsi insanın gen havuzundaki çeşitlilikten ibarettir. Sadece kemiklere ait fiziksel ölçümler yapmak ve bununla bir canlıya dair tahminlerde bulunmak bilimsellikten uzaklaşmaktır ve çok yanlış sonuçlara varılmasına neden olur.

CANLILARIN MİLYONLARCA YILDIR DEĞİŞMEMESİ YARATILIŞIN DELİLLERİNDENDİR

Yaşayan canlıların beyinlerine baktığımızda, beyin hacmi ve dokusunun o kişilerin zeka ve sosyal gelişmişlik seviyeleriyle orantılı olmadığı açıkça görülmektedir. Öyleyse, sırf anatomik ölçümlere dayalı olarak geçmişte yaşayan canlılar hakkında yorum yapmak da anlamsızdır. Hatta bulunan fosillerin yaş tayini bile güvenilir şekilde yapılamazken, bunlara dayanarak sonuçlar çıkarmanın ve evrim safsatasını topluma yerleştirmeye çalışmanın ideolojik temelli bir yaklaşım olacağı açıktır.

Fosiller incelendiğinde gördüğümüz çarpıcı sonuç her zaman Yaratılıştır. Her canlı türü, fosil kayıtlarında aniden belirir. Hayatta kalması için gerekli tüm özellikleri de ortaya çıktığı ilk anda üzerinde barındırır. Bu, canlının yaşamını devam ettirebilmesi için bir gerekliliktir. Fosil kayıtlarının bize gösterdiğine göre bütün canlılar türleri devam ettiği süre içinde hiçbir değişikliğe uğramamıştır ama kimilerinin soyu tükenmiş kimileri ise günümüze kadar varlıklarını sürdürebilmişlerdir.

Ayrıca bakınız

Balina “Alfred” kayıp halka değildir

Son dönemde bazı bilim sitelerinde ve dergilerde, Avusturalya Victoria müzesinde sergilenen Aetiocetid türü Alfred isimli …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir